Türkiye’deki yüksek enflasyonda şirket kârlarının rolü ne?

Merve Kara-Kaşka

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Haziran’da yayımladığı analize göre Euro Bölgesinde tüketici fiyatlarındaki artışın yüzde 45’i kar oranlarındaki artıştan kaynaklanırken sadece yüzde 4,5’i nominal ücret maliyetlerindeki artışlara bağlı gerçekleşti.

Aralık ayında yayımlanan bir araştırmaya göreyse küresel enflasyon döneminde İngiltere ve ABD’nin dahil olduğu bazı ekonomilerde büyük kurumsal şirketlerin bir bölümü “kâr marjlarını korumak için” fiyat artışlarına giderek enflasyona olumsuz katkıda bulundu.

BBC Türkçe‘nin sorularını yanıtlayan uzmanlar, Türkiye’de enflasyonun temel kaynağının “doğrudan doğruya kâr marjlarının şişkinleştirilmesi” olduğunu savunuyor.

Enflasyon ve kurumsal kârlar arasındaki ilişki yeni yeni keşfedilen bir alan.

Bu yeni tip enflasyon “kâr-itilimli enflasyon” ya da ”kârların sürüklediği enflasyon” diye tanımlanıyor.

Enflasyonla kurumsal kârlar arasında nasıl bir ilişki var?

Covid-19 pandemisiyle uluslararası ticaretin yavaşlaması ve Rusya-Ukrayna savaşının fosil yakıt fiyatlarını yukarı çekmesi gibi gelişmeler son yıllarda enflasyonu küresel bir sorun haline getirdi.

Enflasyon 2022’de ABD’de ve İngiltere’de son 40 yılın; Euro Bölgesinde tarihi en yüksek seviyelere çıktı.

Avrupa Merkez Bankası hesaplamalarına göre 2022’de Euro Bölgesinde birim karların enflasyona katkısı üçte iki oranındaydı. Bu, tarihsel ortalama olan üçte birin üzerindeydi.

Enflasyon ve kurumsal şirketlerin kârları arasındaki ilişki yeni yeni araştırılan bir alan.

Aralık 2023’te yayımlanan bir çalışma, İngiltere, ABD, Almanya, Brezilya ve Güney Afrika borsalarında işlem gören bin 350 şirketin 2022 ve 2019 sonundaki mali tablolarını kıyaslıyor.

Londra merkezli Kamu Politikası Araştırma Enstitüsü (IPPR) ve düşünce kuruluşu Common Wealth imzalı çalışmaya göre, küresel enflasyon döneminde bazı büyük uluslararası şirketler, “rahatlıkla fiyat artışlarına giderek kâr marjlarını korur, hatta yükseltirken, hanehalklarının reel gelirleri azaldı.”

Araştırmacılar borsada işlem gören bazı şirketlerin “sadece kâr marjlarını korumakla kalmayıp aynı zamanda artırdıklarını, enflasyonu sadece ücretli çalışanların sırtına yüklemekle kalmayıp daha da güçlendirdiğini gösteren kanıtlar” olduğunu söylüyor.

Buna göre, faaliyet gösterdiği pazarlarda hakim konumda olup olmamaları şirketlerin kârlılıklarını korumalarında belirleyici bir faktördü.

Çalışmaya göre İngiltere’de bu dönemde nominal kâr artışının yüzde 90’ı halka açık şirketlerin yalnızca yüzde 11’inde gerçekleşti. Diğer birçok şirketin kârlarında düşüş yaşandı.

Geçen hafta Washington merkezli düşünce kuruluşu Groundwork Collaborative’in hazırladığı yeni bir rapora göreyse ABD’de 2023’ün ikinci ve üçüncü çeyreğinde enflasyonun yüzde 53’ü kurumsal kârların katkısıyla gerçekleşti.

Türkiye’deki durumla ilgili neler biliniyor?

Ümit Akçay, “Enflasyon döneminde süper-kârlar ve emeğin milli gelirden aldığı payın gerilemesi aynı madalyonun iki yüzüdür” diyor.

Türkiye’de Kasım 2021’den başlayarak enflasyon son 25 yılın en yüksek seviyelerini gördü.

TÜİK verilerine göre enflasyon Eylül 2022’de yıllık yüzde 80’i aşarken, bağımsız enflasyon ölçümü yapan ENAGrup’a göre ise yüzde 180’i geçti.

Merkez Bankası’nın geçen Kasım ayında yayımladığı son enflasyon raporunda, enflasyonun, “döviz kuru, bazı işlenmemiş gıda ürünlerindeki arz yönlü etkiler ve akaryakıt fiyatlarının etkisiyle” 2023 sonunda tahmin edilenin üzerinde gerçekleşeceği belirtildi.

Merkez Bankası, yıl ortasında yapılan yüzde 34’lük asgari ücret artışının yıllık enflasyona etkisinin yüzde 2,7-4,1 aralığında gerçekleşeceğini öngörmüştü.

Türkiye’de kâr artışlarının fiyatlara etkisiyle ilgili kapsamlı resmi bir analiz bulunmuyor.

Bu konuda yapılan en kapsamlı çalışma, ekonomistler Erinç Yeldan, Ahmet Haşim Köse ve Korkut Boratav tarafından Aralık 2023’te yayımlandı.

Çalışmaya göre Türkiye’de “gerek sektörel, gerekse doğrudan tek tek şirketler düzeyinde 2018’den bu yana katma değer içinde işgücünün payının gerilediği, kârların (faiz ve rant ile birlikte) payının da yükseldiği sert bir dönüşüm” yaşandı.

Ekonomistler, “bölüşüm şoku” diye adlandırılan bu süreçte ücretlerin toplam gelir içindeki payının gerilerken sermayenin aldığı payın arttığını söylüyor.

Buna göre 2016 yılının ilk çeyreğinde ücretlerin toplam gelir içindeki payı yüzde 32 seviyelerinden, 2022 yılının son çeyreğinde yüzde 24’lere geriledi.

Çalışmaya göre, aynı süreçte “genel anlamda sermaye gelirlerini temsil eden vergilerden arındırılmış ücret dışı gelir ya da toplam kâr kitlesinin toplam ekonomideki payı yüzde 56,6’dan yüzde 66,5’e çıktı.”

BBC Türkçe‘nin sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Erinç Yeldan, “Bölüşüm göstergelerine dair bu dönüşümün ardındaki en önemli etkenin gerek sanayi, gerekse hizmetler kesiminde görece yüksek oranlı yoğunlaşma payları olduğunu düşünüyoruz” diyor.

Ekonomilerde yoğunlaşma oranı bir endüstrideki en büyük firmaların pazar paylarını ölçüyor.

Yoğunlaşma oranının düşmesi rekabetin arttığına, yükselmesiyse ilgili sektörün az sayıda firmanın tekelinde olduğuna işaret ediyor.

 

TÜİK 2015 yılından itibaren sanayi ve hizmet sektörlerinde yoğunlaşma oranlarını yayınlamayı durdurdu ancak Prof. Dr. Yeldan bu verilerin hala yol gösterici olduğunu söylüyor:

“Artan belirsizlik ve üretimdeki tıkanmalar şirketler kesiminde kârlılıklarını güvenceye alabilmek üzere doğrudan doğruya ürettikleri ürünlerin fiyatlarını artırarak, enflasyonist dinamikleri şiddetlendirdiğini görüyoruz.”

Çalışmaya göre “yoğunlaşma oranları eksik rekabet koşullarında çalışan tüm sektörlerde reel ücretler geriledi, kâr payları yükseldi ve bu sektörlerde yaşanan fiyat artışları ortalama enflasyonun üzerinde gerçekleşti.”

Ekonomistler böyle bir ortamda ücret maliyetlerindeki artışları, enflasyonun ana nedeni olarak değerlendirmenin doğru olmadığını düşünüyor.

Prof. Dr. Yeldan, “Ücret maliyetlerindeki artıştan değil, doğrudan doğruya kâr marjlarının şişkinleştirilmesinden kaynaklanan bir enflasyonist süreci gözlüyoruz” diyor.

‘1990’ların daha yüksek enflasyon ortamında dahi reel ücret kazanımları elde edilebilmişti’

Ekonomistlere göre “fiyat belirleme gücü daha yüksek olan büyük firmalar ve yoğunlaşma oranı yüksek olan sektörlerdeki firmalar enflasyon şoklarına karşı çok daha korunaklı” durumdayken ücretli çalışanlar için durum tam tersi.

BBC Türkçe‘nin sorularını yanıtlayan Berlin Ekonomi ve Hukuk Okulu’nda ekonomi alanında çalışan Doç. Dr. Ümit Akçay, 1990’lardaki yüksek enflasyon dönemlerinde reel ücretlerin gerilemediğine dikkat çekiyor:

“1990’larda günümüzden daha yüksek enflasyon ortamında dahi reel ücret kazanımlarının elde edilebilmesini mümkün kılan emek hareketinin kurumsal, örgütsel ve siyasal gücünün şimdiye nazaran çok daha yüksek olmasıdır.” diyor.

Türkiye’de çalışanların sendikalaşma oranı onlarca yıldır geriliyor.

Bağımsız veriler sunan CEIC’e göre, Türkiye’de sendikalaşma oranı Temmuz 1999’da tüm zamanların en yüksek seviyesi olan yüzde 69,33’e ulaşmışken Temmuz 2013’te yüzde 8, 88 ile rekor düşük seviyeye geriledi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre Temmuz 2023 itibarıyla bu oran yüzde 14,76’ydı. Bu orana kayıtsız çalışan işçiler dahil değil.

Doç. Dr. Akçay, “Günümüzde emeğin örgütsüz olması, enflasyon şokları karşısında geniş toplum kesimlerini savunmasız bırakıyor.

“Bunun sonucunda ortalama ücretler asgari ücrete doğru kaymış ve genel bir yoksullaşma yaşanmıştır” diyor.

Akçay’a göre “emek kesimi zayıf olmasına rağmen”, enflasyondaki yükselişin sürmesi üç ana faktöre bağlı olarak gerçekleşiyor:

Bunları, “döviz kurlarından ve enerji fiyatlarından gelen geçişkenlikler ve firmaların fiyatlama davranışlarından yani kârların sürüklediği enflasyon gerçeği” olarak sıralıyor.

Kâr itkili enflasyonla nasıl mücadele edilebilir?

Ekonomistlere göre kurumsal karların neden olduğu enflasyonla mücadele için farklı yaklaşımları gerektiriyor.

Ekonomi Politikaları Enstitüsü çok hızlı ve keskin faiz artışları gibi işgücü piyasalarını soğutmayı amaçlayan politikaların, orta vadede enflasyonist baskıları dizginlemek için gerekli olmadığını söylüyor.

Bunların yerine fazla kârların geçici olarak vergilendirilmesi ve rekabetin iyileştirilmesi önereiliyor.

IPPR’da Kıdemli Ekonomist Carsten Jung, “Rekabet politikası daha proaktif olabilir ve teşviklerle uyumlu hale getirilmesi için fazla kârlar vergilendirilebilir.

İngiltere dahil olmak üzere çoğu Avrupa ülkesi bunu zaten yapmaya başladı. Şimdi bir sonraki ekonomik acil duruma daha iyi hazırlanmak için politika araçlarımızı nasıl daha da genişletebileceğimizi düşünmeliyiz” diyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

x