İklim için herhangi bir şey iyi olabilir mi?

Per Bauhn ve Thomas Malm*

Dünya Yaban Hayatı Doğayı Koruma Vakfı, İsveç web sitesinde “İklim için iyi olan sizin için de iyidir” diyor.[2] Greenpeace İsveç’e göre, Noel sofrasındaki jambon ve köfteleri atlayıp yerine bitki bazlı alternatifler koymalıyız: “Hem daha sağlıklı hem de iklim için daha iyi.” [3]İsveç Gıda Ajansı Genel Müdürü, “daha az gıda israf etmemiz ve iklimi korumamız” gerektiğini ekliyor. [4]Ancak bir şeyin “iklim için iyi” olması veya iklimi “kurtarabileceğimiz” ne anlama geliyor? İsveç Kilisesi, öğretisine “doğanın haklarını” dahil etmeye karar verdi [5] ve İsveç Parlemaentosu’nda Yeşiller Partisi, bu hakların Hükümet Biçimine dahil edilmesini önerdi.[6] Ancak doğa nasıl yasal bir özne olarak hareket edebilir? İklim ve doğayı kişisel özelliklere ve haklara atfederek, hem çevresel taahhüdü kurgulara bağlama hem de hak kavramının kendisine olan güveni baltalama riski vardır.

Felsefeci Hans Vaihinger, Die Philosophie des Als Ob (1911) adlı kitabında karmaşık olayları anlaşılır kılmak için

Buna bağlı olarak, çeşitli insan faaliyetlerinin iklim için iyi ya da kötü olduğu, “sanki” iklim refahı olan ya da olmayan bir tür organizmaymış gibi defalarca iddia edilmektedir. Ancak iklim, kendisi için bir şeyin iyi ya da kötü olabileceği bir organizma değildir. İklimin ısınması veya soğuması insanlar için iyi veya kötü olabilir, ancak çağlar boyunca, iklimin kendisi bundan mutlu veya mutsuz olmadan, soğuk ve ılık iklim dönemleri gelip geçti.

Aynı şekilde, hakların öznesi olarak doğaya ilişkin iddialar, doğayı “sanki” bizi çevreleyen ve bizim de ait olduğumuz fauna, bitki örtüsü, yer şekilleri ve diğer şeyler için ortak bir terim değil de yaşayan bir insanmış gibi tartışma arzusuna tanıklık eder. İklimin ve doğanın bu şekilde insanileştirilmesinin altında yatan güdü, elbette ki genellikle insan bireylerine ve insan haklarına atfettiğimiz statüden yararlanma arzusudur. Bununla birlikte, bu aynı zamanda bir tür kavramsal voodoo (büyü) yapmak anlamına gelir.

İnsan ekolojisti Alf Hornborg, insanmerkezciliği terk etme hırsının kolayca insanbiçimciliğe ve fetişizme yol açtığına işaret etti. [7] İnsanı dünyanın merkezine koyduğumuz için, bunun yerine doğayı insanlaştırılmış ve hatta büyülü bir şekilde, bir ödüllendirme veya cezalandırma yeteneğinin taşıyıcısı olarak görüyoruz. Burada doğa, doğaüstü ile birleşir. “Yaşamakta olduğumuz ve yaşayacağımız iklim felaketlerinin bunun örnekleri” olduğu sonucuna varan gazeteci Sylvia Balac‘a göre, “insanlığın bin yıllık baskı ve sömürüsünden sonra doğanın geri tepmesi pek de şaşırtıcı değil”.[8]

Doğa ve iklim gibi varlıklar böylece fail olarak atanır, yani amaçlı davranış kapasitesine sahip olarak görülürler. Burada olan şey, bazı insanların kendi amaçlarını ve niyetlerini doğaya yansıtmaları, doğayı bir faile ve kendilerini de bu failin hizmetkarları haline getirmeleri, doğayı koruma, “yeşil” yaşam tarzları, tüketimciliğin reddi vb. gibi kendi hedeflerini oluşturmaları ve bunları doğanın emirleri olarak göstermeleridir. Bu yansıtmayı fail yanılgısı (agential fallacy) olarak adlandırabiliriz, çünkü bu gerçekte kimin fail olduğuna dair bir yanılgıya dayanmaktadır. Milli parkların, nehirlerin ve dağların insan faillerin sahip olduklarına benzer haklar sahibi olarak görülmesi gerektiğinin savunulması da bu yanılgı ile bağlantılıdır.[9]

Bu kavramsal vodoo (büyü) biçimi, yüksek nitelikli araştırmacılar ve uluslararası etkili kuruluşlar arasında da uygulayıcılar kazanmıştır. Şu anda sözde eko-pedagoglar tarafından sözde bilimsel bir temelde vaaz edilen mesajlar arasında çeşitliliğin zeki olduğu, ağaçların şefkatli varlıklar olduğu, dünyayı açıklamak yerine “onun şarkısını söylememiz” gerektiği ve “insan ötesi”nin seslerini dinlememiz gerektiği ve sadece doğa yasal bir konu haline geldiğinde, gerekli küresel sürdürülebilirlik değişikliklerinin uygulanabileceği vardır.[10]

2020’de Lund Üniversitesi’nin personel dergisi, araştırmacıların Malmö’deki Moderna Museet’teki sanatçılarla işbirliğini yazdı.[11] Amaç, “doğayı yoksullaştırmadan, insanın doğayla birlikte yaşaması için yeni yollar geliştirmek” idi. Şimdiye kadar bu övgüye değer görünüyor, ancak birkaç satır sonra planlanan seminerlerden birinin “Ağaçları dinle, çiçeklerle konuş” başlıklı olduğu ortaya çıktı. İsviçreli sanatçı Ursula Biemann, bir film belgeselinde Ekvador yağmur ormanlarındaki Kichwa halkına bu slogana göre konuşma izni vermişti. Kichwa’ya göre, ekolojik dengeyi koruyan canlıların barınağı olarak kabul edildikleri için belirli ormanlık alanlara girmek yasaktı. Maden ve petrol şirketlerinin bu kutsal alanlarda faaliyet göstermelerine geçmişte bu engel olmadığı için, doğanın tecavüze karşı hakları olduğu ülke anayasasına yazılmıştı.

Aynı yazıda ekolojist ve çevre aktivisti Pella Thiel‘in BM’ye bir doğa hakları beyannamesi hazırlamak için çalıştığından da bahsediliyordu. Thiel’in yerli halkın “her gün doğaya şükretmesinin” olağanüstü olduğunu düşünmesi dikkate değerdi ve kendisi geri kalanımızın da aynısını yapması gerektiğini ekledi. Ama kim ya da ne, bu tür şükran ifadelerinin farkına varabilir ya da şükran eksikliğine içerleyebilir? Cevap, kesinlikle, sadece diğer insanlardır.

Paradoksal olarak, geleneksel olarak doğaya karşı özenli bir yaklaşımla ilişkilendirilen yerli kültürlerin neredeyse hiçbirinin kendi dillerinde “doğa”ya karşılık gelen bir kelime yoktur. İsveççe’de de böyle bir kelimemiz yoktu, ta ki şehirleşmenin ormanları ve çayırlarıyla kırsal kesimleri, yabancı bir ülke, bir tarla gibi göstermeye başladığı bir dönemde, aslen “doğum” anlamına gelen Latince natura sözcüğü bilimsel amaçlarla kullanılmaya başlanana kadar. Bu sözcük tabiri caizse ormanları ve çayırları bir şeyler yetiştirmek için bir alandan ziyade bir çalışma ya da araştırma alanı olarak gördü. Tabii ki, yerli halk tıpkı ruhlara, yeryüzü tanrıçalarına ve diğer yüksek varlıklara inandığı gibi ekolojik bağlamlar hakkında da bilgi sahibidir, ancak doğayı evrendeki diğer şeylerden ayırmak için özel bir kavram kullanma ihtiyacı duymamışlardır. Doğa, onların tüm yaşam dünyası olmuştur. Şimdi eskiden gelen bir “doğanın hakları” kavrayışına sahip olacakları gerçeği, türlerin yok oluşu ve yerli halkların ellerinde toprağın ve hayvanların yıkıcı bir şekilde sömürülmesine dair tarihsel kanıtlarla da pek uyuşmuyor. Temsilcileri tarafından öne sürülen “doğanın dostları”nın kendi kendini romantikleştiren imajı, akla Rousseau’nun iklim dostu sertifikalarla güncellenen “soylu vahşiler” fikrini getiriyor.

Burada Bolivya’nın BM’den “Yeryüzü Ana” haklarına ilişkin evrensel bir bildirgeyi onaylamasını istediği not edilebilir. Buna göre Yeryüzü Ana, hepsi “Yeryüzü Ana’nın uyumlu işleyişi için bir yere sahip olma ve görevlerini yerine getirme hakkına” sahip olan aralarında hiçbir ayrım olmayan “organik ve inorganik varlıklar” için geçerli olan “içsel haklara” sahip bir “canlı varlık”tır.[12]

Dünya inkâr edilemez bir şekilde insan (ve diğer) yaşam için bir ön koşuldur, ancak bu, dünyanın kendisini canlı bir varlık yapmaz. “İnorganik varlıklar” hakkında konuşmak kendi içinde çelişkilidir – bir varlık, canlı bir şeydir ve dolayısıyla organiktir. Bir de işleyişi genel olarak “uyumlu” olarak görülemeyecek canlılar vardır elbette; örneğin, sıtma parazitlerinin bulaştığı milyonlarca insanı düşünün veya ren geyiği sineklerinin ren geyiğinde acıya, insanlarda üveit ve glokoma neden olduğunu düşünün. Uyum argümanı, bazı türlerin üyelerinin hayatlarının başka türlerin üyelerinin ölümüne bağlı olduğu, doğaya yerleşik olan çatışmaları görmezden gelir. Tennyson’ın yazdığı gibi doğa “dişte ve pençede kırmızıdır” ve ahlak, haklar veya görevler umurunda değildir. Doğa herhangi bir hak sözleşmesi ilan etmez ve bunlara saygı göstermez. Bu tür sözleşmeler insanlar tarafından oluşturulur. Elbette bunlar insan alanının ötesine genişletilebilirler, ancak o zaman bunun nedeni insanların bunu yapmaya karar vermesidir ve genellikle bu doğadaki bir şeyin insan duygularına hitap etmesi sonucu olur – buna “Melek Ülkesi deneyimi”, deyin dilerseniz.[13]

Hayvanlara yasal hakların atfedildiği durumlar kesinlikle vardır, ancak yasal olarak mümkün olan, makul veya ahlaki olarak arzu edilen ile zorunlu olarak aynı değildir. 2011’de bir Ekvador mahkemesi, köpekbalıklarının yasadışı balıkçılıkla ilgili bir davada davacı olmasına izin verdiğinde,[14] bu, 1992’de Tanzanya’da özel bir çimenlikte otlayan bir keçinin yargılanmasından[15] daha mantıklı değildi . Köpekbalıkları davayı kazandı ama zavallı keçi dört gün hapis yattı.

Çevre hukuku uzmanı David R. Boyd, doğa ve bireysel ekosistemlerin, şirketler için geçerli olanlarla kıyaslanarak yasal konular olarak görülmesi gerektiğini savundu. Temel fikir, yasal varlıkların tanınmasının dünyayı daha iyi hale getirebileceğidir, ancak kesin görünen tek şey, bunun yapılması halinde avukatlar için iş piyasasının genişleyecek olmasıdır. Haklar argümanı, Pella Thiel tarafından da dile getiriliyor: “Göllerin değil de şirketlerin hakları olduğunu gerçekten savunuyor muyuz?” Thiel, Naturens rättigheter (Doğanın hakları) kitabının önsözünde retorik olarak bunu soruyor. Öyleyse soru “neden bu soruya olumlu yanıt vermemeliyiz?” olmalı. Eh, büyük şirketlerin kendileri özne değildir, ancak üyeleri özne olan kurulları vardır. Bununla birlikte WWF, görünüşe göre Thiel’in konumunu paylaştı ve onu 2019’da “doğanın apaçık hakları hakkındaki mesajı” yaydığını savunarak “Yılın Çevre Kahramanları” arasında atadı. Bu “aşikar” haklar, Thiel tarafından Sveriges Natur‘daki bir makalede daha ayrıntılı olarak açıklanmıştır.[16] Yeni Zelanda’nın Maorileri arasında Whanganui Nehri’nin “kişinin bir parçası olarak algılanması, bir nehrin söylediklerini dinlemenin mümkün olduğu, insandan daha fazlasına yönelik kültürel bir duyarlılığı yansıtıyor”. “Kendimizi yaşayan bir bütünün parçaları olarak anlamak ve ölçülebilirin ötesinde doğanın ne dediğini duymak” için çabalamamız gerektiğini savunan Thiel’e göre, bu duyarlılık Batı’da büyük ölçüde kayboldu.

Maori kültürel duyarlılığı özellikle sorgulanabilir. Bu kültürel duyarlılık, her halükarda, Maori savaşçılarının 1835’te katledip köleleştirdiği Chatham Adaları’nın barışçıl Moriori halkını kesinlikle kapsamıyordu. Maoriler hatta daha sonra saldırıyı kendi savaşçı kültürlerine atıfta bulunarak savundu.[17] Ancak, yerli halkların romantikleştirilmesi bir yana, göller, nehirler, dağlar ve benzeri doğa olayları üzerindeki haklar hakkındaki tartışma, aydınlatıcı, netleştirici olmaktan çok mistikleştiricidir.

Haklar, faillerin, değer verdikleri ve başarılı bir şekilde gerçekleştirildiğini görmek istedikleri hedeflere sahip olmaları nedeniyle iddia ettiği bir şeydir. Bunu başarmak için yaşam, özgürlük, sağlık ve bilgi gibi şeylere erişimleri olmalıdır. Aynı şekilde tehdit, zorlama, şiddet, yaralama, aldatma, manipülasyon ve diğer amaçların gerçekleştirilmesine engel olan şeylerden de kaçınmalıdırlar. Bu tür gerekli değerler, faillerin hak taleplerinin nesneleri haline gelir, çünkü failler tanım gereği eylemlerinde başarılı olmak isterler. Öte yandan, hak iddiaları insan dünyasının dışında yapılmaz.

Bir farenin saklandığı deliğin önünde nöbet tutan bir kedinin mutlaka bir amacı vardır, ancak avını yakalayıp öldürdüğünde farenin haklarını ihlal etmekle suçlanamaz. İnsan olmayan hayvanların dünyasında “haklar”la ilgili sorular ortaya çıkmaz – orada yalnızca hayvanların türüne özgü içgüdülerinden kaynaklanan zorunluluklar geçerlidir: yemek ya da yenilmek, avlanmak ya da avlanmak.

Ve sonra, nehirler, dağlar ve göller dünyası bir yana, patates ve havuç dünyasına geçtiğimizde, bulunacak amaçlı bir içgüdü bile yoktur. İnsanlar doğaya, hayvanlara ve bitki örtüsüne insani kriterlere göre kesinlikle değer atfedebilirler – sağlığımız için iyi olmaları, bakmanın güzel olmaları, onlardan bir şeyler öğrenebileceğimiz vb. Ancak tüm bunlar, elde etmek veya sahip olmak istediğimiz bir şey için doğanın, hayvanların ve bitkilerin bizim için sahip olduğu değerlerdir. Bu varlıkların kendilerine haklar atfetmeye başlarsak, kavramsal vodoo (büyü) yaparız – onları kendi görüntülerimize dönüştürür ve bizimle etkileşime girmelerini bekleriz. Ancak, bu sadece bir tür kukla gösterisine dönüşecektir. Nehir, sulak alan veya iklim mahkemede haklarını savunmak zorunda kaldığında, orada oturup diğer insanların önünde davasını savunanın bir insan olduğundan emin olabiliriz, o da daha sonra yalnızca insanların icat edebileceği ve anlayabileceği argümanlarla ikna edilmelidir. Ve bu başka türlü olamaz. Ne pahasına olursa olsun insan perspektifinden kaçmaya ve onun yerine kurgusal failler koymaya çalışmak yerine, dağların ve göllerin, çitaların ve tukanların güzelliğini vurgulayarak bu bakış açısını iyileştirmemiz daha iyi olur. Bu şekilde, haklara sahip bağımsız bir organizma olarak değil, insan yaşamını hem mümkün hem de zevkli kılan çevre olarak doğayı gerçekten önemseyebiliriz.


* Per Bauhn, İsveç’teki Linnaeus Üniversitesi’nde emeritus pratik felsefe profesörüdür.

Thomas Malm, İsveç Lund Üniversitesi’nde biyolog, sosyal antropoloji doçenti ve insan ekolojisi profesörüdür.

İsveççeden Çeviren: Prof. Dr. Per Bauhn, Linnaeus Üniversitesi ve Doç. Dr. Fatma Fulya Tepe, İstanbul Aydın Üniversitesi

[1] Bu yazı Sans dergisinde İsveççe olarak yayınlanmıştır , no. 3/2021, s. 6–12.

[2]Doğa için Dünya Yaban Hayatı Fonu, “Bunu yapabilirsin”. https://www.wwf.se/klimat/det-har-kan-du-gora/

[3]Greenpeace, “İklim için yapabileceklerinize dair 5 ipucu”. https://www.greenpeace.org/sweden/nyheter/1949/5-tips-pa-vad-du-kan-gora-for-klimatet/

[4]

[5]Kilise toplantısının tutanakları 2019-11-20. https://www.svenskakyrkan.se/filer/Beslut%20§135%20Studera%20klimatfrågor%20och%20naturens%20rättigether.pdf

[6]Hareket 2019/20:3306, Rebecka LeMoine ve diğerleri. (Milletvekili). https://data.riksdagen.se/fil/AC0D8601-DD86-4B86-889B-C77E4F11BBDA

[7]Alf Hornborg, “Nesnelerin arzuları yoktur: İnsanbiçimciliğin ötesinde bir teknoloji antropolojisine doğru”, American Anthropologist 123: 4 (s. 753–766), 2021.

[8]Sylvia Balac, “Det är åter dags för råttornas hämnd – och vi förtjänar den” [“Yine farelerin intikamının zamanı geldi – ve biz bunu hak ediyoruz”], Aftonbladet , 2019-07-19 . https://www.aftonbladet.se/nojesbladet/a/qLVKAz/det-ar-ater-dags-for-rattornas-hamnd–och-vi-fortjanar-den

[9] Bu tür argümanların eleştirisi için bkz. Thomas Malm, “Teleologins återkomst – eller Vill gräsmattor verkligen bli vattnade?” [ “Teolojinin dönüşü – yoksa çimler gerçekten sulanmak istiyor mu?”], Folkvett 4/2018 (s. 7–34); Thomas Malm, ” Milli Parker Tillerkännas Mänskliga Rättigheter?” [“Milli parklara insan hakları tanınmalı mı?”], Sans 9 (3), 2019 (s. 52–59);” Per Bauhn, Leva fritt och leva väl [Özgür yaşa ve iyi yaşa], Stockholm: Fri Tanke, 2020, s. 205–212.

[10]Bunlar ve diğer örnekler için bkz. Nikolas Berg, Ingrid Berg ve Martin Hultman, Naturens rättigheter [Nature’s Rights ], Malmö: Roos & Tegnér, 2019.

[11] Jenny Loftrup, “Konstnärer och forskare söker ny etik för människa och natur” [“Sanatçılar ve araştırmacılar insan ve doğa için yeni etik arıyorlar”], LUM 1/2020, s. 12–13.

[12]Berg ve diğerleri, Naturens rattigheter , s. 55.

[13]“Angel Land”, şair ve şarkıcı Evert Taube (1890–1976) tarafından bestelenen ve yazılan bir İsveç şarkısı olan “Änglamark”ın sözlerini ifade eder.

[14]Berg ve diğerleri, Naturens rattigheter , s. 48.

[15]Jan Bondeson, Lärda grisar och falska sjöjungfrur [ Öğrenilmiş domuzlar ve sahte deniz kızları ] , Ystad: Kiviksgårdens förlag, 1994, P. 126.

[16]Pella Thiel, “Jämlikt möte med naturen” [“Doğa ile eşit karşılaşma”], Sveriges Natur , 2/2019. https://www.sverigesnatur.org/opinion/jamli k t-mo t e-med-naturen/

[17]Brian Barry, Culture and Equality , Cambridge: Polity Press, 2001, s. 253–254.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir